5 Kasım 2011 Cumartesi

Parayla ölüm listesinden isim sildi

’Parayla ölüm listesinden isim sildi’

Faili meçhul cinayetler kapsamında ifade veren Sedat Peker, 'İşadamı Ahmet Hamoğlu ölüm listesinden çıkmak için Korkut Eken’e para ödedi’’ diye konuştu.

Ünlü mafya lideri Sedat Peker, Ankara’da devam eden faili meçhul cinayetler soruşturmasında dün ifade verdi. Peker ifadesinde Kürt işadamlarına yönelik ölüm listelerine dair önemli açıklamalarda bulundu. Peker, işadamı Ahmet Hamoğlu’nun listeden çıkmak için Korkut Eken’e para ödediğini ileri sürdü.

Radikal gazetesinin haberine göre, faili meçhul cinayetler soruşturmasını yürüten Savcı Hakan Yüksel, Ergenekon davası sanıklarından Sedat Peker’in de ifadesini aldı. 9 sayfayı bulan ifadesinde Peker, Eken ile 1995’te tanıştığını anlatarak, “Tanıştığım zaman Kürt iş adamlarına yönelik faili meçhul zaten gerçekleşmişti” dedi. Susurluk kazasında sonra tutuklanarak cezaevine konulan Eken’i ziyaret ettiğini söyleyen Peker şöyle devam etti: “Eken, Ayaş Cezaevi’nde yatıyordu. O zaman Kaçakçılık Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanı olan Mehmet Emin Aslan’ı benim yanımda cezaevinden arayarak samimi konuşmalar yaptı.”

İfadesinde Kürt işadamlarına yönelik olarak tutulan ölüm listelerine de değinen Peker, bu konuda da şu bilgileri verdi: “Cinayetlerin MGK tarafından yetkilendirilen ekip tarafından gerçekleştirildiğini duyuyordum. Yeşil isimli şahs, Doğu’da bir zamanlar JİTEM tarafından kullanıldıktan sonra MİT ile birlikte çalışmaya başladı. MİT’te Mehmet Eymür’ün kadrosunda olduğu, şehirlerde eylem gerçekleştirdiğini duyuyorduk.”

Ergenekon iddianamesinde yer alan ve Eken’in iş adamlarından para aldığını belirten telefon konuşmasına da açıklık getiren Peker şunları anlattı: “Atilla Yıldırım’a bu konuyu anlattım. Bunun üzerine gülerek, ‘Olay bildiğin gibi değil. Ben Korkut abiyi işadamı Ahmet Hamoğlu ile tanıştırdım. Hamoğlu’nun yanına çantasız geldik. Giderken Korkut abinin elinde bir James Bond çanta vardı’ dedi. Bunun üzerine çok şaşırmıştım. Eken’in, Hamoğlu’ndan bir çanta dolusu para aldığını biliyorum. O dönemde PKK’ya yardım eden iş adamlarına yönelik hazırlanan listedeki bazı şahısların öldürüldüğünü herkes konuşuyordu. Bence Hamoğlu da para verdi. O dönemde kesinlikle devlet yoktu.”

Halis Toprak da vardı
İnsanlarda o zamanlar korku içinde olduğunu çünkü polisler eşliğinde alınıp sorgusuz sualsiz öldürüldüklerini ifade eden Peker, Yakup Kürşat Yılmaz’ın kendisine Halis Toprak’ı öldürülmesi için devlette görevli bazı kişilerin teklifte bulunduğunu ama bunu kabul etmediğini anlattığını da aktardı. Peker, “Bu ret olayından sonra açık cezaevinde kapalı cezaevine çıktığını söylemişti. Kendi isteklerini yapmayan kişiler bu şekilde sıkıntıya sokuyorlardı. Ama cezaevinde ama poliste işkence yaptırarak istediklerini alıyorlardı. Kürşat Yılmaz’ın Diyarbakır cezaevine sevki sırasında Mehmet Ağar Adalet Bakanıydı” diye konuştu.

Peker, Tansu Çiller’in başbakan olmasından sonra Mehmet Eymür’ün yıldızının parladığına da dikkat çekti.

Dev-Sol’cuları öldürdüler
Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı hakkında da iddialarda bulunan Peker “Hanefi Avcı Diyarbakır’daki itirafçılardan Süleyman Öger, Hidayet Bozyiğit, İbrahim Babat, Hüseyin Tilki gibi kişileri İstanbul’a getirmiş istihbarat şube görevlisi ‘pala’ lakaplı baş komiser tarafından bana emanet edilmişti. Bu konuyla ilgili bildiklerimi Ergenekon soruşturmasına yürüten savcıya anlattım. Dev-Sol’da Bedri Yağan grubuna yönelik yapılan operasyonlarda temizlik diye nitelendirilen eylemlerde bu itirafçıların görevlendirildiğini kalan sağları en son bunların öldürdüğünü anlattılar.”

Eken Yeşil’in kaburgasını kırdırdı
Korkut Eken’in, Yeşil ile arasını bozmaya çalıştığını söyleyen Sedat Peker şöyle dedi: “Ama aramız bozulmadı. Konuyu Korkut Eken’e anlattım. Kısa bir süre sonra İstanbul Asayiş Müdürlüğü’ne çay içmeye çağrıldım. Yan kesicilikten gözaltına aldılar Çok feci işkence gördüm. Çıplak soyup fotoğraflarımı çektiler. Ben bu olaydan sonra Yeşil’i, Sedat Demir’in Ankara Asayiş Müdürü olduğu zamanda gözaltına alıp işkence yaparak kaburgasını kırdığını öğrendim. Bunu isteyen kişinin de Korkut Eken olduğunu çok sonradan duydum.”

Hükümet meşrulaştırıyor!

Hükümet meşrulaştırıyor!

ANKARA / DİHA
Güncellenme : 04.11.2011 10:02

Hükümet N.Ç. davasında tecavüzü onaylayan karara imza atan Yargıtay’ı değil başkalarını suçluyor. Aile Bakanı Şahin, basını suçlarken, AB Bakanı Bağış da kendilerinden önceki iktidarları suçladı

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, Yargıtay’ın N.Ç. ile ilgili verdiği kararda kesin karar vermediğini savunarak basının konuyu farklı yere çekmeye çalıştığını ileri sürdü. Egemen Bağış ise yıllardır iktidarda olduklarını “unutup”, “Muhalefet bu süreçteki payını unutmamalıdır” diyerek Yargıtay’ı değil muhalefeti eleştirdi. BDP Kadın Meclisi ise, “siyasal iktidarın yargı gücünü kullanarak tecavüzcüleri koruma yoluna gittiği”ne dikkat çekti.

Tecavüzcüleri koruyan zihniyet

BDP Kadın Meclisi, N.Ç. davasında Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin verdiği kararla ilgili yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, 2002 yılında 13 yaşında olan N.Ç.’nin fuhuşa sürüklendiğinin ve aralarında asker asker, memur, korucu, muhtar gibi birçok devlet görevlisinin olduğu 26 erkekle ilişkiye zorlandığının altı çizilerek, Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin yerel mahkemenin “N.Ç.’nin sanıklarla rızasıyla birlikte olduğu” yönündeki kararını onaması ve bu nedenle yerel mahkemenin sanıklara en az 5 yıl ceza öngören “15 yaşından küçük biriyle rızasıyla birlikte olmak” suçundan ceza verilmesini yeterli bulması kararı eleştirildi. Aynı gerekçeyle sanıklar hakkındaki “rızasını alarak alıkoymak” suçunun zaman aşımından düşmesi yönündeki Mardin Ağır Ceza Mahkemesi kararında onaylandığının hatırlatıldığı açıklamada tecavüzcülerin hapisten kurtarıldığı belirtildi.

Bu zihniyeti anlamak mümkün değil

Uzun zamandır Türkiye’nin gündeminde olan ve kadın hakları savunucularının dikkatle izlediği bu davada mahkemenin adil olmayan, vicdanları yaralayan bu kararının adeta infial yarattığı ifade edildi. Açıklamada, “Yargıtay’ın onama kararıyla 13 yaşında küçücük bir kız çocuğunun kendisinden yaşça oldukça büyük erkeklerle rızasıyla birlikte olduğu ve kendine yapılanın farkında olduğu yargı tarafından kabul edilmiştir. Bu zihniyeti, mantığı, mantaliteyi anlamak mümkün değildir” ifadesi kullanıldı. 18 yaşından küçük olan herkesin çocuk olduğunun uluslararası hukukta da tespit edilmiş olduğuna ve BM Uluslararası Çocuk Hakları Bildirgesi’ne göre de çocukların her türlü şiddetten korunma hükmünün net olduğuna işaret edilen açıklamada, 9 yıldır iktidarda olan AKP iktidarının bu durumdan bizzat sorumlu olduğu belirtildi. Açıklamada, siyasal iktidarın yargı gücünü kullanarak kadına her tür şiddeti sonlandırmak yerine meşrulaştırma ve tecavüzcüleri koruma yoluna gittiğine dikkat çekildi.

Önemli olan yasa değil zihniyet değişikliği

Savaştan kaynaklı bölgede Kürt kadınlarının ve çocuklarının yaşadıkları travmanın yoğun olduğuna vurgu yapılan açıklamada, Kürt kadınlarının bugüne kadar yaptıkları “Tecavüz Kültürünü Aşalım Demokratik, Özgür Toplumu Yaratalım” ile “Kadın Kırımı Toplum Kırımıdır” adlı kampanyalarla itirazlarını dile getirdikleri ifade edildi. Yargının N.Ç. davasındaki kararla sınıfta kaldığına, tecavüz faillerini korumayı tercih ettiğine dikkat çekilen açıklamada, “Bu kararla tecavüzcüler açıkça korunmuşlardır, bununla birlikte failler daha çok devletin kamu görevlileri, bürokratlar, askerler, korucular olduğundan yargı erkinin koruması da daha görünür olmuştur” denildi. Kadına yönelik suçlarda her şeyden önce ciddi bir zihniyet sorunuyla karşı karşıya olunduğuna dikkat çekilen açıklamada, ne kadar yasa çıkarılırsa çıkarılsın zihniyet değişmedikçe aynı uygulamaların devam edileceği belirtildi. Açıklamada, şöyle denildi: “İstediğiniz kadar yasa çıkarın önemli olan zihniyetin değişmesidir. İşte AKP zihniyeti tecavüzcüleri koruyan zihniyeti.”


Çocuk olduğu görmezden gelindi

Eğitim Sen Merkez Kadın Sekreteri Sakine Esen Yılmaz da N.Ç. davasında Yargıtay’ın verdiği karara ilişkin yazılı açıklama yaptı. Yılmaz, açıklamada, bu kararla sanıklara en az 10 yıl ceza verilmesi gereken tecavüz suçundan değil, en az 5 yıl ceza öngören “15 yaşından küçük biriyle rızasıyla birlikte olmak” suçundan ceza verildiğini belirten Yılmaz, kararın hem insan hakları hem de çocuk hakları açısından utanç verici olduğunu vurguladı. Yılmaz, Yargıtay’ın bu davada bir çocuğun olduğunu görmezden gelip, devletin askerlerini, memurlarını, korucularını kurtarmak adına verdiği kararın TCK’nin 103. maddesine (çocukların cinsel istismarı) aykırı olduğuna dikkat çekti. Yasanın, 15 yaşını tamamlamamış çocukları fiilin anlam ve sonucunu anlamayacak çocuk kategorisine soktuğunu ve bu çocuklara karşı işlenen fiilde de çocuğun rızası olup olmadığı aranmayacağını belirtti. Yılmaz, risk altındaki çocukları cinsel taciz ve tecavüz suçları karşısında korunmasını sağlayacak önlemlerin Yargıtay’ın verdiği kararla boşa çıkarıldığını belirterek, “Yargı süreci etkili ve sonuç alıcı şekilde işlememiş, adalet duygusunu inciten, vicdanımızı yaralayan bir karara imza atılmıştır” dedi.

AKP’den başka herkes suçlu!

N.Ç hakkında Yargıtay’ın verdiği karara ilişkin açıklama yapan AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, konuyla ilgili sorumluluğunu görmeyerek kendilerinden önceki hükümetleri, yargıdaki statükoyu, muhalefeti kısacası kendileri dışındaki herkesi suçladı. Bağış, sorunun yargıdaki ve mevzuattaki bir sorun olduğunu iddia etti. Yasalardaki çarpıklıklara ve uygulamalara ilişkin yıllardır kendilerinin iktidarda olduğunu unutarak kendilerinden önceki sürece gönderme yapan Bağış, “Vuruşa vuruşa çekilenler yasaların labirentinde yüzlerce bubi tuzağı bıraktılar. Daha temizleyemedik. Reform çabalarımızı Meclis’te engelleyen muhalefet bu süreçteki payını unutmamalıdır.” şeklinde konuştu. Bağış, “Medya ve sosyal medyada bu haksız ve adaletsiz kararı hükümetimize mal etmeye çalışanları da kınıyorum.” dedi.

Bakandan Yargıtay savunması

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, Yargıtay’ın N.Ç. ile ilgili verdiği kararda kesin karar vermediğini belirterek, basının konuyu farklı yere çekmeye çalıştığını ileri sürdü. Şahin, Yargıtay’ın verdiği kararın ardından yargı sürecinin devam ettiğini belirtti. Yargıtay’ın N.Ç. kararının basın aracılığıyla farklı yönlendirildiği ileri süren Şahin, “Bekleyelim. Kısmi iptaller vardır, biz kararımızı vermedik diyor” diyerek, Yargıtay’ı savundu.

30 Ağustos 2010 Pazartesi

3 Mart 2010 Çarşamba

..Devlet Yerine Kent..

Devlet Yerine Kent



Günümüz dünyası, yeni ortaçağ dünyasıdır. Ulus devlet dönemi sona ermek üzeredir. Gelecek, kentlerin ve özel güç merkezlerinindir. Günümüzün süper güçleri bu duruma ayak uydurmak zorundadır. Ustaca diplomasiye ihtiyaç vardır.

Geçmiş yıllarda, Soğuk Savaş sonrası dünyanın çok kutuplu bir düzenin etkisi altında bulunduğu şeklindeki tez kabul görmekteydi. Çin ve Brezilya gibi gelişmekte olan uluslar, köklü süper devletlerle iktidar mücadelesine girdiler. Ancak söz konusu izdüşümlerin önümüzdeki on veya yirmi yıl içerisinde hakikaten gerçekleşip gerçekleşmeyeceği henüz belli değildir.

Dünyanın eşit ağırlıklı olarak doğunun ve batının etkisi altında bulunduğu bir dönemi bulabilmek için bin yıl geriye gitmek gerekir. Song Hanedanı’nın Çin’in büyük bölümüne hükmettiği o dönemde, kâğıt para ve barut icat edilmişti. Yaklaşık olarak aynı tarihlerde Hint Çola İmparatorluğu Endozya’ya giden deniz yolunu, Abbasi Halifeliği ise Kuzey Afrika ve İran arasındaki bölgeyi kontrol etmekteydi. “Karanlık” Ortaçağ fikri, son derece Avrupalı bir düşünceden ibarettir.

Yeni Ortaçağ Modeli

Ortaçağ’ın zirve dönemi dünyası çok kutuplu ve küreselleşmiş bir dünyaydı. Batı Avrupa ve Doğu Asya devletleri aynı Arap hükümdarlarının da olduğu gibi bölgesel birer güçtü. Brüj ve Venedik’deki Patrici hanedanları, baharat ve başka zenginlikler için kaynak bulabilmek amacıyla dünya çapında keşif seferlerini finanse etmekteydi. Benzer etkilere sahip olan günümüz küreselleşmesi de, Batı’nın gücünü zayıflatmakta, güç dengesini kentlere, şirketlere, dini gruplara ve sivil toplum örgütlerine, hatta teröristlere ve insan severlere (“Philanthropen”) doğru kaydırmaktadır.

Bu gelişme önümüzdeki on yıllarda da tersine dönmeyecektir. Bazıları mali kriz nedeniyle tetiklenen tersine gelişmeler görmektedir. Ancak devletlerin şirket ve hükümetlere yönelik kurtarma paketleri de işleyen süreçleri tersine çevirmeyecektir. Postkolonyal dünyanın büyük bir kısmının çökmekte olması gelecek için çok daha anlamlıdır. Gelecek, çoğu zaman özel-kamu karışımı bir hibrit sistemde gizlidir. Örneğin Afganistan uluslararası örgütlerden, özel şirketlerden, Kabil’deki hükümetten ve yerli bir zorbadan oluşan bir ittifak tarafından yönetilmektedir. Afrika’da ve başka yerlerde de kullanılan bir yeni ortaçağ modelidir bu.

Ulus Devlet Dönemi Sona Ermek Üzeredir

Ortaçağda sadakat genelde malların dağıtımını ve ulaşımı denetim altında tutan iktidar sahiplerine gösterilmekteydi. Bu iktidar sahipleri devlet veya nüfuz sahibi derebeyleri ve tarikatlar olabilirdi. Refah ve hizmetlerin özelleştirilmesine bugün de tanıklık etmekteyiz. Güvenlik şirketlerinden tutun da sağlık sigortalarına kadar. Gelişmekte olan Hindistan’da bile, birçok sözde “kamusal” refah faktörü büyük sanayiciler tarafından sağlanmaktadır. Bu ailelerin önemi, Floransa’ya 14. yüzyıldan itibaren hâkim olan Medici ailesinin önemine giderek yaklaşmaktadır. Aynı anda siyasi parti ve sosyal müessese olarak faaliyet gösteren Mısır’daki Müslüman Kardeşler ve Lübnan’daki Hizbullah da İslam âlemi için benzer anlam ifade etmektedir. Ulus devlet dönemi sona ermek üzeredir.

Yap-bozun tek eksik parçası ise Amerika. Avrupa Birliği bugün Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu rolünü oynuyorsa, ABD, nispeten yalnız ve kötü bir durumda bulunan ve yüzünü batıyla doğuya çeviren yeni Bizans’tır. Bizanslılar, iktidarsız imparatorlukların ömrünü şiddet yerine kurnaz diplomasi ve aldatmacalar vasıtasıyla uzatmışlardır.

Bu yeni dünya düzeni Batı’yı büyük meydan okumalarla karşı karşıya bırakmaktadır. Çöküş, ancak Bizans stratejisi izlenerek engellenebilir. Ortaçağın, sahip olduğu nama rağmen, Rönesans’ın yolunu açan büyük buluş ve keşiflere imza atılan bir çağ olduğunu hatırlamamız lazım. Bu, bugün de mümkündür.

Çeviren: Muhammet Metin
(The European, 14 Mart 2011, Stadt statt Staat)

29 Kasım 2009 Pazar

ben şiir severim...

Ben şiir severim, yazmayı beceremem de okuduklarıma kendimden anlamlar yüklemeyi severim... Otururum, saatlerce okurum sıkılmadan(fırsat buldukça tabii), çoğunu da not alırım, daha sonra tekrar okuyabilmek, tekrar yaşayabilmek için... Şiir farklıdır, bireyseldir, herkese değişik şeyler anlatır. Bana güzeldir, bir başkasına değildir...
Bir dörtlük paylaşmak istiyorum şimdi, Rıza Tevfik Bölükbaşı'ndan. Edebiyat kitaplarımızdan hatırlarız onu; Uçun kuşlar uçun doğduğum yere/Şimdi dağlarında mor sünbül vardır diye başlayan şiiriyle...


İsmini bilmezdim, fakat tanırdım:
Ne yosma bir çiçek takışı vardı!
Kızıl saçlarını ateş sanırdım:
Güneş nuru gibi yakışı vardı.


Bana güzel bir şiir bu. Ben şiir severim, çok severim hem de...

28 Kasım 2009 Cumartesi

facebook!

öyle dağınık ki kafam bir süredir - toparlayıp da iki satır yazamadım - ama tecrübelerime dayanarak bıraktım öylece - zorlamadım kendimi - akışına bıraktım -
ama bir dakika yazmak istediğim konu sadece facebook . bunca dağınıklıktan facebookla ilgili olanları toplayıp çıkaracağım umarım ...
durup durup düşünüyorum - hatta durup bir daha düşünüyorum -- facebook'Un karşı konulmaz gücünü ! milyonlarca insan üzerinde aynı triplere yol açıyor. (mesela şuan facebookta fotoğrafım altına yapılan yoruma cevap yazdım ) böyle bir şey işte ! tam da bahsettiğim buydu aslında.. facebook sayfasının açık tab lerden biri olması ! pc açıldığında ilk açılan sayfanın facebook olması - facebookta older post older post - hıh tamam bunlara bakmıştım demeden derse, ödeve vs. başlayamama.... böyle milyonca şey . ama tüm bunların nedenini o kadar çok merak ediyorum ki ? mesela "profil picture" ?? neden neden neden ? güzel fotoğraf koymak ben güzelimi mi vurgulamak ? ya da komik bir fotoğraf - ben eğlenceliyim mesajı mı veriyor alttan alttan - bilincin taa derinliklerinden .. ya da mesela başkalarının hayatına olan ilgi de çok ilginç ki bence "vaka" .. yorumları okumaca, eklenen fotoğraflara bakmaca, üstüne o insan hakkında kanıya varma , yorumlar yapma , hatta analizler yapmaya vardırmaca .. ki belki de en kötüsü bunlar için saatler harcama! ama ben işin zaman kaybı - ya da gereksizliği kısmında falan değilim - yazının başında da bahsettiğim facebook 'un çekim gücü beni etkileyen ! yani neden tüm bu yukarda saydığım eylemleri yapıyorum - kendime de söylemediğim gerçeklerim neler ? bilinçaltımda neler yatıyor ?? ve aslında ben kimim ?? "sözde", reddettiğimiz gösteriş ruhu - meraklı olma hali - başkalarının işine karışma -yorumlar yapıp eleştirme - inceleme - baştan aşağı süzme - kendini nasıl daha etkileyici , güzel, vs .. gösteririm halleri .. hepsi sadece bir facebook account unda mevcut -- pardon hatta fazlası !! facebook account un belki de senin en olmak istemediğin halin ! ama ufak bir problem var sanırım bu noktada : sıkıysa kapat ! malesef değil mi ? evet işte ben de tam bu noktada diyorum ki , bazılarınızın facebooktaki linkten görüp okuyacağı bu yazı bile o'na, o'nun gücüne muhtaç - tıpkı siz gibi ..

5 Ekim 2009 Pazartesi

toplumsal infial ve "birey"

Dolandırıcılık çetesinin çökertilmesinin, 4 genç kızın birlikte
intihar etmesinin, minibüs şoförlerinin kavgasının, içki içen
gencin polis tarafından hastanelik edilmesinin, DİSK başkanının
vurulmasının bir güne sığdığı bir memlekette yaşıyoruz dostlar.
Haber kanalını açınca feryatlar, saldırılar, cinayetlerden başka
hiçbir şey göremez olduk. Toplum nereye gidiyor? Tüm bu olanlar
sadece sıradan toplumsal infialler mi?

1980 sonrasının düşünme ve algılama faaliyetleri asgari düzeye
inmiş "aydın"ları bu konuları irdelemekten uzak.
Her olayı bireysel temelde ele alıyor, tüm suçları bireylere mal
ediyor, bireyleri suçluyor veya aklıyor.
Toplumu "birey"ler kurtarıyor veyahut tarihin derinliklerine
gömüyor. İşte bugünkü tablo da bana kalırsa bu "birey" eksenli
bakış açısının muhteşem bir şekilde meşru zeminini oluşturmaktadır.